Piczo

Log in!
Stay Signed In
Do you want to access your site more quickly on this computer? Check this box, and your username and password will be remembered for two weeks. Click logout to turn this off.

Stay Safe
Do not check this box if you are using a public computer. You don't want anyone seeing your personal info or messing with your site.
Ok, I got it
ANASAYFA
kiyametten heberler
KIYAMET GUNUNE DOGRU
BUYUK ALAMETLER BASLADI
Yaklaşan Kıyamet Günü

"Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştiği zaman. İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar) yalnızca Rabbinin Katıdır." (Kıyamet Suresi, 8-12)

Çevrenizdeki insanların hayatlarını yönlendiren olaylara genel olarak şöyle bir göz atın. Büyükolasılıkla büyük bir çoğunluğu bir yerlere ulaşmak için uğraşıyor, "yaşam mücadelesi" içinde iyi bir yer almaya çalışıyordur. Hayatlarındaki pek çok şeye yoğun bir dikkat veriyor, bu konular üzerinde derin derin düşünüyorlardır. Bununla birlikte, yaşamları boyunca düşünmekten kesinlikle kaçındıkları konular da vardır. Ölüm bunlardan bir tanesi, belki de en önemlisidir. Ölüm, düşünüldüğünde insanda etki uyandırır, çünkü kaçınılmaz olan kesin bir "son"dur.

Kuran ahlakını yaşamayan insanlar kendilerini korkutan bu "son"dan çeşitli yöntemlerle korunmaya çalışırlar. Bunlar arasında en yaygın olarak tercih edileni; korku duymak yerine, böyle bir konuyu akla getirmemek hatta mümkünse unutmaktır. Allah birçok insanın düşünmekten kaçtığı, ancak herkese çok yakın olan bu gerçeği, bir ayette şu şekilde bildirmiştir:

"Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Al-i İmran Suresi, 185)

Ölüm her an herkese çok yakındır. Yaşı kaç olursa olsun geçen her gün, bütün insanları kaderlerinde yazılmış olan sona doğru biraz daha yaklaştırmaktadır. Bu sondan kaçmak, hatta bunu biraz ertelemek için almakta oldukları önlemlerin hiçbiri hiç kimseyi bu dünyada "geçici" olmaktan kurtaramayacaktır.

Şu an yaşayan herkesin hayatı da, önceki tüm insanlarınki gibi bir gün son bulacaktır. Ancak herkesi bekleyen ölümle dünya hayatı bitecek; kıyamet günü yeni bir kalkış ile yeni bir hayat başlayacak ve sonsuza kadar devam edecektir. O gün sadece insanların değil tüm canlıların, yeryüzünün son günüdür. Dünya hayatının son bulacağı kıyamet günü, yalnızca dehşetin yaşandığı, boyutları hiçbir insanın hayal edemeyeceği kadar korkunç, aynı zamanda görkemli bir "son gün" olacaktır.

Yeryüzündeki herşey yerle bir olacak, dağlar bir yün gibi çözülecek. Ardı ardına büyük felaketler meydana gelecek, güneş körelecek, yıldızlar kayıp, yok olacaktır. Ardından, Allah o vakte kadar dünya üzerinde yaşamış tüm insanları canlandıracak, biraraya toplayacak ve her insan bu güne şahit olacaktır. Rabbimiz'in ayette belirttiği gibi, bu "son gün" inkarcılar için zorlu bir gündür. (Müddessir Suresi, 9)

Kıyamet günü, özellikle alametlerinin de art arda çıkmasından dolayı son günlerde insanların çoğunun tahmin ettiği gibi, hiç de uzak değildir, yaklaşarak gelmektedir. O gün dünyaya ait olan herşey de dünyayla birlikte yok olacaktır. Hırslar, istekler, kızgınlıklar, beklentiler, kıskançlıklar, düşmanlıklar ve zevkler sona erecektir. Geleceğe yönelik planların hiçbir anlamı kalmayacaktır. Allah'a döndürüleceğini unutan herkes için, çok sevdikleri, sonsuz hayata tercih ettikleri dünyanın tüm o aldatıcı zenginlikleri, güzellikleri ve meşguliyetleriyle sona erdiği gün gelmiş olacaktır. İşte o gün, insanlar Allah'ın varlığına kesin bir biçimde şahit olacak, unutmaya çalıştıkları hesap günü ile karşı karşıya kalacaklardır. Eğer iman etmemişlerse gaflet içinde geçirdikleri kısa ömür sona erecek, azap dolu sonsuz bir başlangıç kendilerini bekleyecektir. İnkarcılara asla mutluluk getirmeyecek bu sonsuz azap dolu yaşam ilk andan itibaren öylesine şiddetlidir ki, "bunu yaşayanlar, azabın yerine "yok olmayı isteyeceklerdir". Ama bu da mümkün olmayacaktır. O gün herkes en küçük ayrıntıya kadar dünya hayatında yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkacaktır.

Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır. O sonsuz yaşamın başlangıcında, insanların tümü yeni bir dirilişle dirilecekler ve dünyadaki yaşamlarında Allah'a ve karşılaşacakları bugüne inanmış olanlar ve bunun için çaba harcayanlar cennette ağırlanırken, inkar edenler cehenneme sevk edileceklerdir.

Bu, insanoğlunu bekleyen en büyük gerçektir ve başka hiçbir dünyevi düşünce bu gerçeğin üzerinde düşünmek kadar önemli olamaz.

Kendisinden asla kaçış olmayan kıyamet gününü gözardı etmek, onu hiçbir zaman ortadan kaldırmayacak, aksine insanların kaçışı olmayan sonsuz hayatını azap içinde geçirmelerine sebep olacaktır.

Akıllı ve samimi bir insanın yapması gereken, Rabbimiz'in "her nefis kendine basirettir" (Kıyamet Suresi, 14) ayetinde belirttiği gibi kendi vicdanının sesine kulak vererek, eksiklerini ve hatalarını düzeltme yoluna gitmek ve hayatını Kuran ahlakına uygun olacak şekilde düzenlemektir. Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

"Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştiği zaman. İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar) yalnızca Rabbinin Katıdır." (Kıyamet Suresi, 8-12)

www.kiyametalametleri.com


Güç Ve Onur Allah Katındadır

Tek güç ve izzet sahibi olan Allah'tır. Allah, izzet ve onuru, Kendisi'ne dost olan, gönülden bağlı, Kuran'a uyan kullarına verir.

Ahirete inanmayan ve tek yaşamının dünya hayatı olduğunu zanneden insanların büyük bir kısmı, dünyada güç, kudret ve üstünlük bulmaya çalışırlar. Hayatları boyunca bunun hırsı ile çabalarlar. Kendileri için gücün, üstünlüğün ve onurlu olmanın ölçüleri ve değerleri vardır. Buna göre zengin olmak, yönetici olmak, sözü geçen olmak, ün sahibi olmak gerekir. Bunlardan birini kaybettiklerinde ise tüm itibarlarının, onur ve izzetlerinin yerle bir olduğunu düşünürler. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır ve Allah onların bu yanılgılarını Kuran'da şöyle bildirir:

"Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye,Allah'tan başka ilahlar edindiler. Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkar edecekler ve onlara karşı çelişkiye düşecekler." (Meryem Suresi, 81-82)

Tek güç ve izzet sahibi olan Allah'tır ve Allah gücü ve izzeti dilediğine verir. Dolayısıyla, güç ve üstünlük sağlamak için Allah'tan istemek dışında sebepler ve aracılar arayanlar, bunları Allah'a ortak koşmuş olurlar. Çünkü ne malın, ne itibarın, ne de mevkinin insana güç sağlamaya yetecek bir iradesi yoktur. Ayrıca, Allah her insandan tüm bunları bir anda çekip alabilir. Örneğin kendince en üst mevkideki bir insan bir anda mevkisiz, malsız ve itibarsız kalabilir. Çünkü her şeyin tek ve gerçek sahibi Yüce Allah'tır.

Allah, izzet ve onuru, Kendisi'ne dost olan, gönülden bağlı, Kuran'a uyan kullarına verir. Kuran'a uyan bir insan, hiçbir zaman kendisini ahirette Allah'ın karşısında küçük düşürecek, onu utandırıp, pişmanlığa sevk edecek bir ahlaka ve tavra yaklaşmaz. Hiçbir insanın güç ya da zalimliğinden korkup çekinmez. Sadece Allah'ı razı etmek ister ve sadece Allah'tan korkup sakınır. Bu nedenle hiçbir zayıflığı, insanlar karşısında ezikliği yoktur.

Mala, zenginliğe, makam ve mevkiye sahip olmasa dahi, Allah onu Kendi Katından yardımıyla güç ve şeref sahibi yapar. Böyle bir insan aynı zamanda Kuran ahlakını yaşamanın getirdiği üstünlüğü ve şerefi üzerinde taşır. Allah bunu bir ayette şöyle bildirir:

"... Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." (Münafikun Suresi, 8)
DECCALIN   GELISI
DECCAL



Ehl-i Sünnet vel Cemaat, Resul-i Ekrem’in (S.A.V.) âhir zaman alametleri olarak haber verdiği hâdiseleri (Mehdî’nin zuhuru, Hz. İsa’nın (A.S.) nuzulü, Deccalin, Ye’cûc ve Me’cûcün, Dabbet-ül Arzın hurucu gibi) îtikad edip, kabul etmiştir.

Cenab-ı Hak Şura suresinin 21. ayetinde şöyle ferman ediyor:

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّين مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ

Yani: “Yoksa kafirler bazı rüesayı teşri’de (hüküm koymada) Allah’a şerik mi tutuyorlar ki o şerikler de Allah’ın uluhiyetinin sıfat-ı hassası olan teşri’ hakkını kendilerine tahsis ederek, Allah’ın teşri’ etmediği şeylerle hükmediyorlar.” (Yani uluhiyetlerini i’lan ediyorlar, etbaları da bunları kabul ederek müşrik oluyorlar.)

(Beyzavi- ibni Abbas-Şura -21)



Bu ayet gösteriyor ki; kim ki Şeriat’ın haricinde kanun koyarsa kendini Allah’a şerik tutmuş ve uluhiyetini i’lan etmiş olur. Ve onun bu kanunlarını kabul edenler ise müşrik olurlar. Yoksa   Allah’ın zatını inkar eden pek az olmuştur. Kendi ilahlığını iddia eden Fir’avn ve Nemrud bile “Semavat ve Arz’ı ben yarattım” dememiş, yalnız “Devlette ben kanun koyarım ve benim kanunlarıma itaat edeceksiniz” demişlerdir. Aşağıda zikredilen Âyet-i Kerimeler bunu göstermektedir:



وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَا ْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ

Yani: “Onlara Semavat ve Arz’ı kim halketti diye suâl edersen, muhakkak Allah diyeceklerdir.”

(Lokman Suresi-25)



İşte bunlardan anlıyoruz ki; “Deccal ilahlık dava eder, uluhiyetini i’lan eder” demekten murad; yani vahy-i semaviyi dinlemez. “Biz kendi kendimizi idare ederiz, kendi kanunumuzu kendimiz koyarız. Allah Semavat ve Arz’ın Halıkıdır. Ve O Semavat’ta melaikenin ilahıdır fakat Arz’da biz hakimiz, bize karışamaz” diyerek uluhiyetini i’lan eder. Halbuki Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ

Yani: “O Semavat’ta da ilahdır, Arz’da da ilahdır (yâni semavat ve arzın ilahı yalnız O’dur).

(En’am Suresi-3)



Binaenaleyh, semavi dinleri ve Şeriat’ı inkar eden bütün beşerî sistemler, düşünceler, adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm, ister Komünizm, ister Hürriyet, ister İnsan Hakları olsun hepsi Allah’ın uluhiyetini inkar ve kendi uluhiyetini i’lan etmek demektir.

Evet Hz. Musa’dan i’tibaren devletlerde ekseriya semavi dinler hakim iken yaklaşık iki asır evvel tabiat fikr-i küfrisinden gelen bir dalaletle beşerde inkar-ı uluhiyet yeniden başladı. Yine o tarihlerde Fir’avn’ın cesedi bulunup İngiltere’ye götürülmesiyle Kader-i İlahî bir işaret verdi ki; “Dünyada Fir’avniyet, yani inkar-ı uluhiyet İngiliz milletinden yeniden başlıyor!!!” İşte Cenab-ı Hak gark olan fir’avna فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكِ بِبَدَنِكَ Yani: “Bu gün senin gark olan cesedine necat vereceğim” demekle cesedinin sahile atıldığı zamandan i’tibaren fir’avniyetin yeniden canlanacağına da işaret ediyor.

Meşhur Temim-i Darî hadîsinde bildiriliyor ki “Deccal bir adada bulunuyor.” İşte hadîs-i nebevînin işaret ettiği o ada İngiltere’dir. Yani   Deccaliyetin menbaı İngilizlerdir. Evet, İngilizler miladi 19. yüzyıl, hicri 13. asrın ortasından itibaren Afrika’yı ve başta Hindistan ve Afganistan olmak üzere Asya’yı, Ruslarla ve Fransızlar’la beraber işgal ederek Alem-i İslam’ı esaret altına almaya başladılar. Daha sonra yine Rusları da tahrik edip meş’um 93 harbiyle alem-i İslam’ı esaret altına aldılar. 40 sene sonra yine Rusları tahrik edip 1. Harb-i Umumi ile Osmanlı’yı parçaladılar. 22 sene sonra İngiltere, Rusya’yla ve Fransa ve Amerika ile ittifak ederek 2. Harb-i Umumi’yle Hıristiyanlıkta mutaassıb Almanya ve İtalya’yı ezdiler. İngiltere bu harbin arkasından Amerika, Fransa, Rusya ve Çin ile Birleşmiş Milletleri kurup Amerika’yı bu Birleşmiş Milletler’in başına getirdi.

Üstad Bediüzzaman (R.A.) bu   Birleşmiş Milletler’in 2. Harb-i Umumi’den sonra kurulacağını ve bunun Büyük Deccal komitesi olacağını vukuundan evvel hissetmiş ve bundan endişe duymuş ve bu Büyük Deccaliyetin arkasından çıkacak bir nurun da bid’alar zulümatını dağıtıp, tâ Amerika kıt’asına kadar ulaşacağını, Amerika’yı dağıtıp Kur’an’ın orada da hakim olacağını müjdelemiş ve bunu şöyle ifade etmiştir:

“Yalnız ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli kalbime geliyor ki; bu geniş harb boğuşmalarının neticesinde eski harb-i umumiden çıkan zarardan daha büyük bir zararı medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa’da (Haşiye-1) Deccalane bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medar, Alem-i İslam’ın tam intibahıyla ve Yeni Dünya’nın (Haşiye-2), Hıristiyanlığın hakiki dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle (Haşiye-3) ve Alem-i İslam’la ittifak etmesi ve İncil, Kur’an’a ittihad edip tabi olması (Haşiye-4), o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavi bir muavenetle dayanıp inşaallah galebe eder.”

( Emirdağ Lahikası )



Evet bu son hâdisede (Amerika ve İngiltere’nin riyasetinde Birleşmiş Milletlerin Afganistan’ı vurması hâdisesinde) de bu Büyük Deccaliyet komitesi, dünyada Şerîat’ı tam tatbik etmeye çalışan taife-i mücahidini vurup, böylece Âlem-i İslam’ı tamamen esaret altına alıp Allah’ın nurunu söndürmeye çalışarak, son Büyük Deccal komitesi olduklarını gösterdiler. Aynen rivayetlerde bildirildiği gibi, şu anda Büyük Deccal Alem-i İslam’ı istila etmiş, bütün dünyayı istibdadı altına alıp onlarla ittifak ederek küçücük bir Müslüman topluluğunu vurmaya başlamıştır. Ve bu harbler sırasında tam 40 gün dünya devletlerini dolaşarak onları baştan çıkarmış ve kendine tabi etmiştir.İşte Üstad Bediüzzaman da (R.A.) Deccal çıktığında bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı dolaşır hadîsini şöyle te’vil etmiştir:


“Hem Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istila etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir.”

(Beşinci Şua Onyedinci Mes’ele)
KIZIL GUNES
ANASAYFA